
Öykü: Abdel Latif Moubarak (Mısır)
Türkçeye Çeviren: Abdel Latif Moubarak
Saat tam altıda, Adel alarm çalmadan uyanırdı. Bunun nedeni zamanı kutsayan disiplinli bir adam olması değildi; zihnindeki karmaşa, her türlü alarmdan daha gürültülüydü.
Yatağının yanındaki komodine uzanır, siyah ve şık çerçeveli gözlüğünü takardı. Elli yaşlarında bir mimardı Adel. Şehirleri takıntılı bir titizlikle tasarlar, çizgilerinin milimetrik doğruluğundan asla ödün vermezdi. Fakat iş yaşamındaki bu kusursuzluk, özel hayatına yansımazdı. Yere saçılmış kâğıtlar, düzensiz eşyalar ve iki yıldır saat üç buçukta durmuş, tamir edilmeyi bekleyen bir duvar saatiyle dolu dağınık bir evde yaşardı.
Her sabah ilk ritüelini yerine getirirdi.
Yün halıya basar, kahvesini neredeyse laboratuvar hassasiyetiyle hazırlardı. İki çay kaşığı kahve, yarım kaşık şeker… Kaynamasını büyük bir dikkatle izlerdi. Fakat fincana doldurur doldurmaz içine üç buz küpü atardı. Sanki hayatındaki bütün sıcak duygular gibi kahvesini de bilerek soğuturdu.
Ardından aynanın karşısına geçer, sakalının her çizgisini kusursuz hale getirmek için tam yirmi dakika harcardı. Yüzüne gösterdiği bu özenin ardından, ütüsüz buruşuk bir gömlek giyer, birbirinden farklı renklerde iki çorabı ayağına geçirirdi.
İşe giderken kaldırım taşlarını sayar, çatlaklara basmamaya büyük özen gösterirdi. Her sabah apartman girişindeki çöpleri kendi elleriyle konteynere kadar taşırken, içtiği sigaranın izmaritini hiç düşünmeden yere atardı.
Mimarlık ofisinde ona "Detayların Yargıcı" derlerdi. Hazırlanan hiçbir projede en küçük hataya bile göz yummazdı.
Bir gün genç bir stajyerine şöyle demişti:
"Mimarlık, dünyayı ayakta tutan düzendir."
Fakat kimsenin bilmediği bir sırrı vardı.
Masasının kilitli çekmecesinde sakladığı gizli defterinde kusursuz yapılar çizmezdi. Orada çatlamış duvarlar, yıkılmak üzere olan saraylar, molozlar ve çöken binalar vardı. Gündüzleri insanlar için şehirler inşa ediyor, geceleri ise kâğıt üzerinde dünyayı yıkıyordu.
Öğle saatlerinde annesini arar, sevgi dolu bir sesle sağlığını sorardı. Telefonu kapattığında ise yıllardır kendisiyle yeniden bağ kurmaya çalışan tek kızından gelen mesajı görürdü. Mesajı okur, hiçbir cevap vermeden silerdi.
Kendisinden hiçbir şey beklemeyen insanlara karşı son derece nazik, sevgisini isteyenlere karşı ise taş kadar sertti.
Yıllar boyunca böyle yaşadı Adel.
Birbiriyle çelişen davranışlarını "günlük ritüeller" adı altında düzen sanıyor, aslında korkularının arkasına saklanıyordu.
Derken yağmurlu bir salı günü her şey değişti.
Şehir merkezinde yapılacak büyük bir konut projesinin hesaplarını incelerken, temellerde ölümcül bir mühendislik hatası fark etti. Kimsenin göremediği bu hatayı yalnızca o görmüştü.
Eğer rapor ederse çalışmalar duracak, meslektaşları soruşturulacak, belki de yıllardır beklediği emeklilik ikramiyesini kaybedecekti.
Sessiz kalırsa bina yıllarca ayakta duracaktı.
Ama bir gün mutlaka çökecekti.
Dosyanın başında uzun süre kaldı.
Bu kez çelişki, buzlu kahve ya da uyumsuz çoraplardan ibaret değildi.
Karşısında iki farklı insan duruyordu.
Düzene inanan titiz mühendis…
Ve içinde sessizce büyüyen kaotik adam…
O akşam eve döndüğünde hiçbir ritüelini yerine getirmedi.
Kahvesine buz koymadı.
Yemeğini hazırlamadı.
Karanlık odada oturup yıllardır üç buçukta duran saate baktı.
Hayatında ilk kez sessizliği dinledi.
Ve o sessizlikte şunu fark etti:
Yıllardır sürdürdüğü bütün alışkanlıklar, gerçek acısıyla yüzleşmemek için ördüğü görünmez bir duvardan ibaretti.
Başarısız olmaktan korkuyordu.
Yakınlık kurmaktan korkuyordu.
En çok da, bir gün çökecek bina gibi aslında kendisinin de içeriden yıkılmış olmasından korkuyordu.
Ertesi sabah saat altıyı beklemedi.
Saat beşi çeyrek geçe uyandı.
Bu kez ütülenmiş bir gömlek giydi.
Ayağına aynı renkten çoraplar geçirdi.
Kahvesini buz koymadan, sıcacık içti.
İlk kez acı tadını gerçekten hissetti.
Ofise gitti ve yapısal hatayı ayrıntılarıyla anlatan kapsamlı bir rapor hazırladı.
Çalışmaların derhal durdurulmasını önerdi.
Doğabilecek bütün mesleki ve mali sorumluluğu da kendi üzerine aldı.
Öğle vakti gizli defterini çekmeceden çıkardı.
Harabelerle dolu sayfalara son kez baktı.
Sonra hiç tereddüt etmeden defteri çöp kutusuna attı.
Telefonunu eline aldı.
Kızının yıllardır cevapsız kalan mesajlarının bulunduğu konuşmayı açtı.
Titreyen ama kararlı parmaklarla şu cümleyi yazdı:
"Bunca gecikme için beni affet... Bugün birlikte bir kahve içebilir miyiz?"
Adel sokağa çıktı.
Artık kaldırım taşlarını saymıyordu.
Çatlaklardan kaçmıyordu.
Onu hayattan koruduğunu sandığı ritüeller sona ermişti.
Ve belki de ilk kez...
Gerçekten yaşamaya başlıyordu.

Yorum Yazın