
Depremin üzerinden tam bir yıl geçti. Antakya’nın o hüzünlü ve kırık sokaklarında bahar, her şeye rağmen yeniden uyanmaya çalışıyor. Narin, eski evlerinin enkazının yanı başında küçük bir bahçe kurmuş; yaralı toprağı elleriyle iyileştirmeye çalışıyor. Yanında sekiz yaşındaki kızı Elif... Elif’in gözlerinde yaşından büyük bir ağırlık ama annesinin elinde tükenmeyen bir umut var.
"Anne, bugün Anneler Günü değil mi?" sorusuyla başlıyor her şey. Elif’in cebinden çıkardığı o buruşuk kâğıt, aslında bir mucizenin belgesi gibi: "Annemi kaybetmedim, çünkü o beni hiç bırakmadı."
O karanlık gecede beton yığınları üzerlerine çökerken, kendi bedenini kızına siper eden Narin’in hikayesi, aslında tüm Hataylı annelerin hikayesi. Onlar o gece sadece evlerini değil, geçmişlerini de enkazda bıraktılar ama evlatlarına olan sevgilerini o karanlıktan söküp çıkardılar.
Akşam olup da komşular toplandığında; bir tepsi katmerin, bir portakalın kokusu enkazdan kurtulanların ortak sofrasında birleşiyor. Herkesin bir yanı eksik, herkesin yüreğinde sönmeyen bir ateş var. Ancak Narin’in yaktığı o ateşin etrafında mırıldanılan türküler, eksik kalanları değil, birbirine tutunarak hayatta kalanları kutsuyor.
Narin’in de dediği gibi; kahraman olmak için sadece sevmek yeterli. Gece çökerken Hatay’ın semalarında yıldızlar, annelerin dualarıyla birleşiyor. Bu Anneler Günü, Hatay’da sadece takvimdeki bir yaprak değil; bir direnişin, küllerinden doğmanın ve en önemlisi "yıkılmamanın" adı oluyor.
Bizi yıktılar sandılar; ama anneler yıkılmaz. Onlar toprağın altında bile çiçek açmaya devam eder.
Tüm Hatay annelerine, özellikle de hâlâ toprağı sevip çiçek ekenlere selam olsun...

Yorum Yazın