Tuz ve Barut: Barikatların Ardında Yüz Gün
24 Ekim 1973 şafağında, Süveyş’in havası her zamanki iyot kokusunu değil, barut ve bekleyiş kokusunu taşıyordu. Ömrünü gemi tersanelerinde geçirmiş altmışlı yaşlarındaki "Ebu’l Azm", Erbaîn mahallesindeki evinin balkonunda duruyordu. Ordunun doğuya geçmesiyle savaşın bittiğini sanan şehir, bir anda "Sızıntı" (Es-Sagra) üzerinden sızan tanklarla burun buruna gelmişti.
Düşman tankları Erbaîn mahallesine girmeye çalıştığında, evler birer barikata dönüştü. Kamuflajlı asker ile yağ lekeli tulumuyla çalışan tamirci arasında hiçbir fark kalmamıştı. Karakol sokaklarında şehitler düştü; polislerin kanı, halk direnişçilerinin kanına karıştı. O gün Süveyş kapılarını işgalcilere kapattı ve resmi kuşatma başladı.
İlk günler geçti; su ve elektrik tamamen kesildi. Süveyş dünyadan kopuk bir ada haline geldi. En zor görev bir damla su bulmaktı. "Amine Teyze", mahalledeki son su küpünün önünde uzun bir kuyruk düzenliyor, gençler ise bombardıman altında eski ve terk edilmiş kuyulara ulaşmaya çalışıyordu.
Un ve et stokları tükendi. Süveyşliler hayatta kalmak için yeni yollar icat etmeye başladılar. Kanalda bir zamanlar bol olan balık, kıyılar keskin nişancılar tarafından tutulduğu için uzak bir rüya oldu. İnsanlar mercimek, bisara ve depoladıkları birkaç tahılla yetindiler.
Küçük radyo, dünyaya açılan tek pencereydi. Onlarca kişi, "101. Kilometre" müzakerelerinden haber almak için radyoyu fısıltıyla dinliyordu. Spiker "Süveyş hâlâ direniyor" dediğinde, şehrin kalbi sanki kelimeler yiyeceğin yerini alıyormuşçasına daha hızlı çarpıyordu.
Düşman sadece tanklarda değildi; işgal ettikleri cami minarelerinde ve yüksek binaların tepelerindeydi. Keskin nişancı, ayrım gözetmeksizin can alıyordu. Heyecan dolu genç "Said", yaşlı bir kadına ilaç götürmeye çalışırken bir nişancı kurşunuyla yere düştü. O gece Süveyş sessizce ağladı.
Hastane hiç uyumayan bir arı kovanına dönüştü. Doktorlar mum ışığında çalışıyor, ameliyatlar minimum anesteziyle yapılıyordu. "Doktor İbrahim", ameliyatlardan önce ellerini tuzlu suyla yıkıyordu. Yaralılar, mevzilerine geri dönebilmek için doktora acele etmesi için yalvarıyordu.
Süveyş Kilisesi ile Büyük Cami’de ruh birdi. Papaz, elindeki birkaç somun ekmeği Şeyh ile paylaşıyordu. Kuşatma din ayrımı gözetmedi; herkesi "Süveyşli" olma potasında eritti. Soğuk Kasım gecelerinde battaniyelerini paylaşıp birbirlerini direnç dolu sözlerle ısıttılar.
Yüz günlük boğucu kuşatmanın ardından, kuvvetlerin geri çekilme anlaşması haberi geldi. Ebu’l Azm balkonundan dışarı baktığında; solgun yüzler ve zayıflamış bedenler gördü, ama gözlerde hiçbir düzenli ordunun tek başına kazanamayacağı bir zaferin parıltısı vardı.
Kuşatmacı gücün son askeri şehri terk ettiği gün, Süveyş halkı sokaklara döküldü. Şatafatlı kutlamalar yoktu, sadece toplu bir şükür duası vardı. Ebu’l Azm, Erbaîn mahallesinin yıkıntılarına bakarak oğluna şöyle dedi: "Oğlum, şehirler duvarlardan ibaret değildir; şehirler insandır... Ve biz Süveyş halkının demirden yapıldığını kanıtladık."
Mısırlı Yazar Abdül Latif Mübarek'in kısa bir öyküsü.
Yorum Yazın