• Görüntünün Ardındaki Hafıza: Çerkes Karadağ ile Zamanın ve İnsanın İzinde
    • Görüntünün Ardındaki Hafıza: Çerkes Karadağ ile Zamanın ve İnsanın İzinde
      Görüntünün Ardındaki Hafıza: Çerkes Karadağ ile Zamanın ve İnsanın İzinde
      "Fotoğraf yalnızca görüneni değil, insanın sakladığı zamanı ve toplumsal kırılmaları da anlatır..." Türkiye’de fotoğraf sanatını sadece estetik bir alan olarak değil; düşünsel, kültürel ve felsefi bir anlatı biçimi olarak ele alan usta ressam, fotoğraf sanatçısı ve akademisyen Çerkes Karadağ’ın, bir sanat laboratuvarını andıran ve mistik bir şekilde gizli tuttuğu büyüleyici atölyesine konuk olduk. İstanbul’un katmanlı hafızasından insan yüzlerinin mahremiyetine, sanata yön veren devasa kitap külliyatından halılara işlenen özel sergi projelerine uzanan bu çok katmanlı söyleşide Karadağ; fotoğrafın bir meta değil, zamana bırakılan felsefi bir iz olduğunu Edebiyat Magazin Gazetesi’ne anlattı.
      24.05.2026 - 16:09 | Son Güncelleme:24.05.2026 - 16:09
      Gönül Doğan

      RÖPORTAJ: GÖNÜL DOĞAN

      Bazı insanlar sadece fotoğraf çekmez; zamana dokunur, hafızayı görünür kılar. Türkiye’de fotoğraf estetiği ve felsefesi denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Çerkes Karadağ’ın; buram buram felsefe ve kitap kokan o mistik üretim merkezindeyiz. Duvarları kaplayan yüzlerce kaynak kitap, raflardan taşan ödüller, rengarenk akrilik boyalar ve köşede sanata eşlik eden bir bağlamanın sıcaklığı, hocanın çok yönlü sanatsal dehasını gözler önüne seriyor.

      Atölyenin tam ortasında, usta sanatçının üzerinde titizlikle çalıştığı ve yakında sanatseverlerle buluşacak olan, halı üstüne gerçekleştirdiği devasa İstanbul resimleri bizi adeta büyülüyor. Yaklaşan büyük sergisinin heyecanını atölyesindeki bu mistik havayla harmanlayan usta sanatçı ile sanatın dününe, bugününe ve insanın en çıplak hali olan "yüze" dair derin bir yolculuğa çıktık.

      Gönül Doğan: Bugün birçok insan Çerkes Karadağ’ın fotoğraflarını tanıyor, hayranlıkla takip ediyor. Ama ben tam olarak şu soruyla başlamak istiyorum: Siz kendinizi yıllardır bu sanatın içinde nasıl tanımlıyorsunuz? Bir fotoğrafçı olarak mı, bir gözlemci olarak mı, yoksa insan hikâyelerinin bir tanığı olarak mı?

      Çerkes Karadağ:

      Görsel Hafıza ve Toplumsal Dil

      Son yıllarda doğrudan insanı kadraja almıyorum ancak insanı ilgilendiren; insanın sorunlarını, dertlerini ya da amaçlarını, hedeflerini ortaya koyan endirekt soyutlamalar yapıyorum. Yani insanı nesneler üzerinden, renkler üzerinden anlatmaya çalışıyorum.

      Ve mutlaka toplumsal, kamusal bir dil kullanıyorum. Çünkü sanat hayatla bütünleşik bir şey. Hayatı tasvir etmeye, anlatmaya, resmetmeye ve geliştirmeye dönük bir şey olduğu için sanat bana göre politiktir, hayatın içindedir. Politika da bütün hayatimizi belirliyor. O halde benim her fotoğrafımı izleyici; az buçuk sorunlara değinilmiş, çağcıl biri, çağdaş biri olarak görmeli.

      Çünkü benim fotoğraflarımlarda sadece güzellik ve estetik yok. Güzellik ve estetik, daha iyi ifade etmenin bir aracıdır benim için. Aynen makineyi nasıl bir araç olarak kullanıyorsan, sanat estetiğini de öyle bir araç olarak kullanıyorum. Ve tabii benim fotoğraflarımın önemli bir özelliği de bir düşüncenin karşılığı olmasıdır. Karşılaştığım güzelliklerden çok; imal ettiğim, yarattığım düşünsel zeminin yansımalarıdır. Dolayısıyla çocukluğumda diim ki ağaçtan düştüm, öyle varsayalım... Eğer görkemli bir ağaç bulursam ve o ağaçtan düşen çocuğun gözünde o ağaç nasıl bir görkem ifade ediyorsa, onu görmeye çalıştım. Yani hep hayat hikâyeleri ile birleştiririm fotoğrafı. Bu yüzden fotoğraflarımla çok az rastlantı vardır, daha çok büyük kurgular vardır.

      "Fotoğraf İlk Elli Yıl Sanattı, Sonra Ticari Bir Meta Haline Geldi"

      Gönül Doğan: Sizin fotoğraflarınıza baktığımızda sadece anlık bir görüntü değil, zamanın içinden süzülüp geçen derin bir insan hikâyesi görüyoruz. Size göre iyi bir fotoğraf sadece güzel olanı mı anlatır, yoksa görünmeyen o gerçeği mi ortaya çıkarır?

      Çerkes Karadağ:

      Şimdi fotoğraf, birebir gerçekliğin bir sanatı olarak ortaya çıktı. 18. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktığı zaman gerçeği resmetmekle görevli ressamların işi bitti, artık kamera gerçek dünyaya bakan bir aygıt olarak öne çıktı. Dolayısıyla fotoğraf uzun yıllar sanat değil, sadece bir "gerçek" olarak görüldü. Oysa fotoğrafı keşfedenler sanatçılardı. Yani fotoğraf ilk 50 yıl sanat olarak kabul edildi, ondan sonra ticari bir meta hâline dönüştü. Başlangıçta güzellik fotoğrafa dahildi; Rönesans estetiğinin normları fotoğrafa yansımıştı çünkü o dönemin fotoğrafçıları ressamdı ve o terbiye ile yetişmişlerdi. Ama ilk 50 yıldan sonra fotoğrafçılar artık ressam ya da sanatçı değil, ticari elemanlar olduğu için ondan meta değeri olarak yararlanmaya çalıştılar. Kartpostallar, ticari fotoğrafçılar, turizm fotoğrafçıları filan böyle şeylerin peşine düştüler.

      Fotoğrafın Evrenselleşmesi ve Estetik

      Güzellik kavramı 1900’lerin başında yepyeni bir anlayışla fotoğrafa yeniden dahil oldu. Fotoğrafçılar, empresyonist sanat anlayışının ardılı olan anlayışları besleyecek yeni bir estetik dil geliştirdiler 1900’lerin başında. Bu dönem aynı zamanda sanat manifestolarının yayınlandığı bir çağdır. Beş sanatçı birleşiyor, bir manifesto yayınlıyor, yeni bir görüş ileri sürüyor. Fotoğraf burada çok önemli bir rol oynadı; aşırı karaktere sahip sanattan romantik sanata kadar, naturalist sanattan empresyoniste, pop-art'tan dada‘ya kadar bütün sanatları etkiledi. Bütün sanatçılar fotoğrafın o gerçeklik duygusunu kendi meşreplerince işlemeye başladılar. Tabii ki fotoğrafçı da diğer sanatçılar gibi güzelliği reddetmez, güzelliği yaratmaya çalışır ancak fotoğraflarla beraber güzellik evrenselleşti. Neden evrenselleşti? Çünkü bilinmeyen dünyaların keşfinde fotoğraf çok önemli bir rol oynadı. Afrika’yı, Asya’yı, Güney Amerika’yı, oradaki insan hikâyelerini, oradaki zevk ve zarafetleri fotoğraf aracılığıyla modern dünyaya taşınınca fotoğraf bir tür güzellik aktarışı oldu. Hem güzelliği kendine konu aldı hem farklı güzelliklerin aktarılması ve paylaşılmasında çok önemli bir rol oynadı. Dolayısıyla bir fotoğrafçıyı güzellik arayışından soyutlayamayacağımız gibi, gerçeklik arayışından da soyutlayamayız.

      "İstanbul'u Anlamak İçin Aylarca Hiç Fotoğraf Çekmeden Sadece Belleğime Kaydettim"

      Gönül Doğan: Atölyenizin merkezinde duran, halılara ve özel dokulara nakşettiğiniz o muazzam, rengarenk İstanbul çalışmanız adeta göz kamaştırıyor. Yıllardır bu şehri gözlemleyen biri olarak, bugünün İstanbul’u sizde nasıl bir karşılık buluyor?

      Çerkes Karadağ:

      İstanbul benim için açık bir laboratuvar ve birçok fotoğrafçı için de öyledir. İstanbul’da bitmez tükenmez bir zenginlik var; bunu görene tabii... Çünkü birkaç büyük imparatorluğun ve onlara bağlı uygarlıkların eser bıraktığı bir coğrafyada, bir de göçlerle ve geçmiş kültürel iç içe kaynaşmalarla oluşmuş muazzam bir insan potansiyeli var. Farklı renkleri, farklı duyguları, farklı etnik yapıları sergileyen bir insan profili var burada. Bu bakımdan ister sanatçı ol, ister belgesel çalış, ister daha toplumsal şeyler çalış; İstanbul bu anlamda büyük bir hazinedir bana göre.

      İstanbul Bir Laboratuvar

      Ben İstanbul’u birkaç yıl hiç fotoğraf çekmeden hep gözlemledim. Özellikle Beyoğlu’nu çok gözlemledim. Sonra zamanla bir Beyoğlu uzmanı olduğumu da söyleebilirim; tarihsel doku, kültürel doku, yerleşimlerin yarattığı o evveliyatlar ve onların geçen yüzyıldaki yansıtmaları konusunda epey bilgi sahibi oldum. İstanbul’u daha iyi anlamak için 2023’te altı ay boyunca sadece Fatih’i yayan dolaştım. Sokak sokak bütün dini yapıları, sosyal yapıları, kiliseleri, havraları, aklınıza gelen bütün tarihsel kalıntıların hepsini teker teker inceledim. Hiç fotoğraf çekmedim, sadece belleğime kaydettim.

      Bir sonraki yıl Haliç civarını yoğunlukla çalıştım. 100 yıl önce Haliç civarında resmedilen yabancı gravürcülerin, oryantalistlerin çizdiği o Haliç’ten bugüne ne kaldı diye araştırdım ve çokça fotoğraf çektim. Şimdi bunu, şu an atölyemde gördüğünüz ve yakında büyük bir sergiyle taçlandıracağımız özel bir halı üstü resim serisi ile tamamlamaya çalışıyorum. Yani gözlem, benim için sanatın birinci adımıdır. Herhangi bir şeyi gözlemleyip sindirmesem, duygularımla buluşturmazsam, o ruhuma inmezse; onun fotoğraf olarak benim için hiçbir değeri yoktur.

      Gönül Doğan: Bugün dijital çağdayız, herkesin elinde bir telefon var ve herkes fotoğraf çekiyor. Ama çok az kare hafızalarda yer ediniyor. Sizce bir fotoğrafı zamansız ve kalıcı yapan şey teknik başarı mıdır, yoksa fotoğrafçının hayata ve insana bakış açısı mı?

      Çerkes Karadağ:

      Fotoğraf tarihine baktığımızda teknoloji sürekli kendini yenilemiştir. Fotoğraf, teknolojik bir buluş olarak her 5 yılda, 10 yılda bir yeni tekniklerle yol almaya başlamıştır. Benim hayatımın büyük bir bölümü de bu teknik gelişmeleri kovalamakla, takip etmekle geçti. Ama bu şunu getiriyor: Fotoğrafın sadece tekniğine başvurduğunuzda, o tekniği kullanan milyonlarca insanın olduğunu da varsayın; tek başına teknikle bir sonuca ulaşamazsiniz. Bir fotoğrafın varlığını ve kalıcılığını belirleyen en önemli şey; onun arkasındaki düşünsel zemin, fotoğrafçının duruşu ve hayat karşısında sanatsal, estetik bir değer olarak olaya nasıl baktığıdır. Dolayısıyla tarihte örneği görülen, iz bırakan bütün başarılı fotoğrafların hepsi başarılı fotoğrafçıların zihinsel yansımalarıdır; başarılı tekniklerin değil. Bunu çok net söylemek isterim.

      "İnsan Aynı Anda Birçok Duygu Verir Ama Fotoğrafçı Hangisini Seçerse Siz Osunuz"

      Gönül Doğan: Portreleriniz işin en büyüleyici kısımlarından biri. Ömrünüzün büyük bir bölümünü toplumda belirli bir başarıya ulaşmış değerli sanat insanlarını, yazarları, politikacıları fotoğraflayarak, adeta onların saklanan taraflarını kaydederek geçirdiniz. Portre çekimlerindeki o teslimiyet anını nasıl anlatırsınız?

      Çerkes Karadağ:

      İnanın, her insan fotoğrafçının karşısına çıktığı zaman kendinden sıyrılıp çocuklaşıyor ve kadraja teslim oluyor. Dolayısıyla fotoğrafçı bir yüzü nasıl yansıtırsa, o insan artık o kimlikle anılıyor. Şimdi sizi örnek alayım; atölyeme aldım sizi, hüznünüzü, coşkunuzu, heyecanınızı, içe dönüklüğünüzü... Hepsini resmetsem acaba hangisine "Bu güzel" diyeceksiniz? İnsan o duyguları gizliyor mu? Mesela üzüntülüyken gülerek poz veriyor.

      Fotoğrafçılar der ya hani "Poz verin" diye; ne yaparsanız yapın fotoğrafçı o karelerden sadece bir tanesine karar veriyor. İşte sizin fotoğrafınız odur! Yani bir fotoğrafın kararı, siz poz vererek verilmiyor; fotoğrafçı neyi çekmek, hangi duyguyu göstermek istiyorsa onu seçiyor. Dolayısıyla insanlar aynı anda bütün bu duyguların hepsini fotoğrafçıye verebilir ama esas olan fotoğrafçının seçtiği görüntüdür. O hangi görüntüyü seçiyorsa, siz osunuz.

      "Yüz, Bedenin En Çıplak Halidir ve Bütün Duygular Orada Çakışır"

      Gönül Doğan: Peki hocam, bir akademisyen ve sanatçı felsefesiyle baktığınızda; sizce insanın en çıplak hali yüzü müdür, yoksa bakışı mı?

      Çerkes Karadağ:

      Bir filozof, "Yüz, bedenin en çıplak halidir" demişti. Gerçekten de öyledir. Biliyorsunuz bedenimiz mahremdir; giyiniriz, kuşanırız ama tek çıplak yerimiz var, o da yüzümüz. Ancak bununla da kalmaz; bütün duygularımız da yüzde çakışır, yüzde buluşur. Bir insanın karakteristiği, davranışları, özlemleri ve kaygıları... Hepsi yüzde okunur. Dolayısıyla yüzler bir ayna gibidir. Fotoğrafta duyguların gelip kesiştiği, buluştuğu nokta olduğu için yüzümüz sanatsal anlamda çok önemlidir.

      "Dünyada Fotoğraf Estetiği Üzerine Tek Bir Kişi Tarafından Yazılmış Bu Kadar Çok Kitap Yok"

      Gönül Doğan: Fotoğrafı sadece vizörden bakılan bir görüntü olarak değil, tamamen teorik ve düşünsel bir alan olarak ele alıyorsunuz. Fotoğraf felsefesi ve estetiği üzerine yazdığınız onlarca cilt kitap var. Yazarken, bu teorik üretimi yaparken sizi en çok zorlayan ya da dönüştüren şey ne oldu?

      Çerkes Karadağ:

      Benim fotoğraf felsefesi ve estetiğine dair yayınlanmış albümlerimin dışında tam 13 cildim var. Şimdi 3 yeni kitap daha geliyor yine fotoğraf estetiği hakkında. Söz ettiğiniz kitaplardan biri olan "Öteki Yüz" eserimde, portresini çektiğim önemli sanatçıların sadece fotoğraflarını koymadım; onların arka planını, kendi tanıklıklarımı ve analizlerimi yazdım. Bu çalışma edebiyat çevresinde de çok sevildi. Çünkü hem portresini çekiyorum hem de o insanın sanatsal analizini yapıyorum. Bir diğer kitabım "Sözde Fotoğraf" ise tümüyle görüntünün dili üzerine kurulu aforizmalardan oluşmuştur. O kitap en çok üniversitelerde beğeniliyor ve kaynak olarak kullanılıyor; çünkü içinde sanat eğitiminde büyük tartışma zeminleri yaratan güçlü aforizmalar var.

      Ben ilk gençliğimde hep bir eksiklik hissediyordum. Biz fotoğraf çekiyorduk ama fotoğrafın sanat olarak eleştirel bir yanı yoktu, öyle teorik kitaplar yoktu. Fotoğrafın sanat tarihi, sanat olarak fotoğrafın ne ifade ettiği konusunda yeterli kaynak bulamıyorduk. İşte ben biraz o heyecanla, o eksikliği kapatma arzusuyla 1987’de başladım bu serüvene. Bugüne kadar albümler birtakım teorik kitaplarla birlikte bu külliyat toparlandı. Belki çok büyük bir iddiam yok ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Dünyada fotoğraf estetiği konusunda tek bir kişi tarafından araştırılıp yazılmış bu kadar çok kitap yok, öyle sanıyorum.

      Gönül Doğan: Tam da bu noktada, Edebiyat Magazin Gazetesi okurları ve kültür-sanat dünyası için bu devasa külliyatın tam dökümünü sormak istiyorum. Dönüp arkanıza baktığınızda, raflarda toplam kaç Çerkes Karadağ eseri var ve gelecekte bizi yeni hangi buluşmalar bekliyor?

      Çerkes Karadağ:

      Edebiyat Magazin aracılığıyla okurlara şöyle net bir bilanço vermiş olayım: Şu ana kadar tamamen yayımlanmış, okurla buluşmuş 24 kitabım var. Bunun yanında yayın için tüm hazırlıkları bitmiş, adeta kenarda hazır kıta bekleyen ve üzerinde titizlikle çalışmaya devam ettiğim 1 kitap daha var. Yani üretim, yazın serüveni ve arkadaki o felsefi zemin, yeni heyecanlarla birlikte durmaksızın devam ediyor. Edebiyat Magazin Gazetesi'ne de bu derinlikli takibi, atölyemize kadar gelerek bu özel halı üstüne gerçekleştirdiğimiz resim çalışmalarımıza sayfalarında yer ayırması ve sanata olan nitelikli bakışı için teşekkür ederim.

      Fotoğrafı bir tıklama eyleminden çıkarıp; onu akademinin, resmin, edebiyatın süzgecinden geçirerek ölümsüz birer kurguya dönüştüren usta sanatçı Çerkes Karadağ’ı dinlerken, aslında her eserin arkasında nasıl devasa bir zihinsel imalat olduğunu bir kez daha anladık. Bizi o büyüleyici, kitap kokulu üretim merkezinde ağırlayan, yakında açılacak olan o görkemli İstanbul sergisinin ilk sinyallerini bizimle paylaşan usta akademisyen, ressam ve fotoğraf sanatçısı Çerkes Karadağ’a Edebiyat Magazin Gazetesi olarak bu unutulmaz, derinlikli söyleşi ve içten konukseverliği için sonsuz teşekkürlerimizi sunarız. Sanatın ve görüntünün ardındaki gizli gerçeğin peşindeki yolculuğumuz devam edecek...

      EDEBİYAT MAGAZİN GAZETESİ
      GÖNÜL DOĞAN

      EDEBİYAT MAGAZİN GAZETESİ

      Yorum Yazın

      Yorum yazarak topluluk kurallarımızı kabul etmiş bulunuyor ve tüm sorumluluğu üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan emagazin hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.