Son Durak
Yazar: Abdel Latif Moubarak (Mısırlı Yazar)
Dezenfektanların keskin kokusuyla sinmiş o dar odada, kalbinin yorgun atışları dışında her şey susmuştu. "Fatma", her zamanki penceresinin önünde oturmuş, gökyüzüne veda eden ve ufkun arkasına utangaçça süzülen güneşin altın sarısı hüzmelerini seyrediyordu. Akşam, tıpkı bedeninde sinsice ilerleyen o ağır misafir gibi yavaşça yaklaşıyor, sessiz bir acının yeni bir perdesini başlatıyordu.
Fatma, her zaman fedakarlığın ve etrafındakilere mutluluk dağıtan bir kadının simgesi olmuştu. Şimdi ise kendini bambaşka bir durakta, "kanser" adı verilen amansız bir canavarla yüz yüze bulmuştu. Aynalar artık onun en yakın dostu değildi; solgun yüz hatları, kemoterapiden bitkin düşmüş bedeni ve bir zamanlar gururla taşıdığı dökülen saç tutamları, damarlarında süregelen o acımasız savaşın birer kanıtıydı.
Fakat bedeni günden güne sönse de, gözlerinde hastalığın bir türlü yenemediği tuhaf bir parıltı vardı... Ümidin parıltısı.
O gece, acı her zamankinden daha amansızdı. Bedeninin çöktüğünü, dermanının tamamen tükendiğini hissetti. Başucundaki komodine baktı; renkli ilaç şişeleri, karmaşık Latince terimlerle dolu tıbbi raporlar ve gelecek seansların takvimi... Her şey, sayıların ve bilimin o soğuk diliyle ona "sonun yaklaştığını" ve son durakta olduğunu fısıldıyordu.
Gözlerini kapattı, yanağından sıcak bir gözyaşı süzüldü; ama bu bir teslimiyet gözyaşı değil, sessiz bir imdat çağrısıydı. Rahmetli anneannesinin sözlerini hatırladı: “Kızım, yeryüzünün kapıları kapansa bile, gökyüzünün kapısı asla kapanmaz.”
İnançla dolu, titreyen bir sesle mırıldandı:
"Allah'ım... İptila uzadı, hekimler çaresiz kaldı ve Senden başka tüm ümitler kesildi. Ey çürümüş kemiklere yeniden hayat veren Rabbim, bana katından şifanın mucizesini lütfet."
O, kul yapısı bir kurtuluş ipi istemiyordu; aklın ve tıbbın sınırlarını aşacak o şifa mucizesini bekliyordu. Huzurun, huzursuz kalbini sarıp sarmaladığını hissederek küçük Mushaf'ına sarılıp uykuya daldı.
Tan yeri ağarırken, Fatma daha önce hiç olmadığı kadar zinde uyandı. Göğsüne çöken o boğucu ağırlığı hissetmedi, ilk hareketinde acı bedenini sarmak için acele etmedi. Gözlerini açtığında, odanın şafak vaktinin gümüşi ışığıyla dolduğunu gördü; sanki sessizlik, odada huzurun bestesini çalıyordu.
Gücünü topladı ve kimseden destek almadan ayağa kalktı. Balkona doğru ilk adımını attı ve temiz havayı derinlemesine içine çekti; ciğerlerinin yeniden doğarcasına genişlediğini hissetti. Bu geçici bir his değildi, damarlarında bir şeylerin değiştiğine dair gizli bir yakîn, bir duruluk vardı... Kaderin merhametli eli, gecenin karanlığında ona dokunmuştu.
Birkaç gün sonra, rutin kontrol ve röntgen sonuçları için randevu günü geldi. Doktor "Ahmet", bilgisayar ekranındaki dosyaları incelerken yüzünde derin bir şaşkınlık belirdi. Eski röntgenlere bakıyor, ardından yeni sonuçları inceliyor, kaşlarını çatıp kontrolleri tekrar tekrar yeniliyordu.
Fatma, sakin bir ses tonu ve huzurlu bir tebessümle sordu:
— "Müjdeli bir haber var mı doktor bey? Burası yolun sonu mu, son durak mı?"
Doktor tıbbi gözlüğünü çıkardı, gözlerinde biriken ve zapt edemediği yaşlarla ona hayranlıkla baktı. Titreyen bir sesle konuştu:
— "Fatma Hanım... Ben sadece bilimin ve tahlillerin diline inanırım, fakat şu an karşımda gördüğüm şey, hayatım boyunca okuduğum her şeyi aşıyor. Tümör... Tümör tamamen yok olmuş! Bedeninizde hastalıktan hiçbir eser kalmamış. Nasıl oldu bilemiyorum ama bu her anlamda bir mucize!"
Fatma’nın gözlerinden yaşlar boşaldı, fakat bu kez bu yaşlar sevinç ve şükran gözyaşlarıydı. Ruhunun tamamen yıkandığını hissederek uzun bir şükür secdesine kapandı.
Hastaneden çıkıp uçsuz bucaksız mavi gökyüzüne baktı; kalpler inançla çarptığı sürece mucizelerin yağmaya devam edeceğini ve hastalıkla olan o son durağın, aslında hayat ve ümitle dolu yepyeni bir yolculuğun başlangıcı olduğunu artık çok iyi biliyordu.
Yorum Yazın