
KİMSESİZLİK EVİ
Gölge, şölenler
ve dimdik uyuyan bir konuşma
mezar taşı misali.
Şiirin evi;
bir susuzluğun yüzünde unutulmuş bir pınar;
metafor unutuluşa yaklaştığında
ürperen taslaklar.
Yalnızlığın evi;
konuştuğundan fazlasını dinleyen bir duvar.
Kaybın evi;
zamanın dul kadını,
asla dönmeyen isimleri süpürüyor.
Sürgün evleri;
boş istasyonların omuzlarında uyuyan trenler.
Diğer evler;
kelimeler, kapılar, günler,
kulaklarını savaşlara ödünç veren
ve akşam haberlerinin içinde kaybolmuş çocuklar.
Yokluğun evleri;
bir hayalet geçtiğinde esneyen pencereler,
dönen aşıklara benzeyen.
Çocukluğun evleri;
çocuklar büyüyüp hikayelerin içinde öldükten sonra bile
hala sallanan salıncaklar.
Yenilginin evleri;
aynalar, aynalar, aynalar
hiçbir şeyi yansıtmayan.
Ateşin evi;
savruk bir ağacı hatırlayan odunlar.
Sürgün evleri;
her kapı bir duvara açılır,
her pencere, postanın getiremediği bir kokuya hasret.
Ailenin evi;
çocukluğun, tutulmamış bir salıncak gibi sarktığı bir çatı;
babanın ağzında oynayan zaman
ve annenin ellerinin tadında uyuyan.
Nefretin evi;
hafızanın samanına takılmış bir kibrit çöpü.
TEK BİR YOLCULUĞUN KADINI
Ey zamanın saçmalığında terk edilmiş olan,
kalıntıların ışığın yırtık uzuvlarını istila ediyor.
Dolaşırken yanından geçti mi hiç o kadın ki;
"ben" dediğinde, tarihin kabileleri titrerdi içinde
ve avucundan başka yurt bulamazdı?
Yüzün,
gölgenden emin olmak için istasyonlarda kurduğun
eski bir bahane.
Reema Hamza
Suriye

Yorum Yazın