
Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk edebiyatının estetik zirvesidir; dili bir kuyumcu titizliğiyle işler. Ancak o muazzam cümlelerin, o "Huzur" arayışının arkasında çok büyük bir sır yatar: Tanpınar, hayatı boyunca "ait olamama" ve "bir türlü kavuşamama" lanetiyle yaşamıştır. Onun edebiyatındaki o derin melankoli, aslında hiç yaşayamadığı bir aşkın, hiç kuramadığı bir yuvanın eksikliğidir.
Tanpınar’ın sırrı, kendi içindeki o Doğu ve Batı çatışmasında değil, kalbindeki o dindirilemeyen "eksiklik" duygusundadır. Birçok araştırmacı onun romanlarını toplumsal bir analiz olarak okur; oysa Tanpınar için Huzur, Nuran karakterinde vücut bulan, asla tam sahip olamadığı o "ideal aşk"ın yasını tutma biçimidir. O, kelimeleriyle bir dünya inşa etti ama o dünyanın içinde hep tek başınaydı.
Yazarlık kariyerinin en verimli dönemlerinde bile, günlüğüne düştüğü notlarda o derin yalnızlığı ve "kimsesizliği" bir sır gibi sakladı. Dışarıya karşı "devlet sanatçısı" ve "yazar" kimliğini bir maske olarak kullandı; ancak gece olduğunda, o devasa kütüphanesinin sessizliğinde, hiçbir zaman sahip olamadığı o huzurun özlemini çekti. Tanpınar'ın sırrı, ne kadar çok bilirseniz bilin, ne kadar güzel cümleler kurarsanız kurun; ruhunuzun bir köşesinde hep o "eksik parçanın" kalacağı gerçeğidir.

Yorum Yazın