
Turgut Uyar denince akla önce o sarsıcı aşk şiirleri gelir; ancak Uyar, sadece bir "aşk şairi" olarak tanımlanamayacak kadar derin bir ruh çözümleyicidir. Onun şiiri, toplumsal gerçekçilikten başlayıp İkinci Yeni’nin o imge dolu, tutkulu dünyasına ve nihayetinde Büyük Saat ile ulaştığı felsefi olgunluğa uzanan devasa bir yolculuktur.
Turgut Uyar’ı anlamak için, onun mensubu olduğu İkinci Yeni hareketinin neye "hayır" dediğini bilmek gerekir. O dönemde egemen olan "Birinci Yeni" (Garip) akımı, şiiri sokağa indirip herkesin anlayabileceği kadar basitleştirmişti. "Toplumcu" şiir ise şairi bir "propagandacı" gibi görüyordu. İkinci Yeni, işte bu noktada bir devrim yaptı. Turgut Uyar ve arkadaşları (Cemal Süreya, Edip Cansever, Ece Ayhan), şiiri sokaktan alıp "bireyin zihnine ve iç dünyasına" taşıdılar. Onlar için şiir, bir mesaj verme aracı değil; insanın o karmaşık, sürreal, rüya gören ve acı çeken ruhunu ifade etme sanatıydı. İkinci Yeni; anlamsızlık değil, "gerçekliğin ağırlığından kurtulma" çabasıdır.
O, aşkı sadece iki kişi arasındaki bir duygu olarak değil, modern dünyanın karmaşasında kaybolan bireyin sığındığı yegane "sığınak" olarak gördü. Ancak bu sığınak bile, çoğu zaman bir yalnızlığın parçasıydı. Uyar, göğe bakmanın bir ayrıcalık değil, bir ihtiyaç olduğu modern çağın huzursuzluğunu en iyi anlatan isimdi.
Bizler günlük hayatın o gri ofislerinde, bitmek bilmeyen "başarılı olma" zorunluluğunda kaybolurken; Uyar, bize "durmayı" hatırlatır. Onun şiirlerinde aşk bir kaçış değil, insanın kendi iç dünyasının uçsuz bucaksız derinlikleriyle yüzleşme biçimidir. Bugün, ekran başında sahte "mutluluklar" tasarlayan modern insan için Turgut Uyar, bir rehber gibidir. "Ben ne yapıyorum, bu saatin çarkları arasında neyi eksik bırakıyorum?" sorusunu sordurur. Onun şiiri, sadece bir kağıt üzerinde değil, insanın zihninde yaşayan bir gerçektir.

Yorum Yazın