Edebiyat Hâlâ Toplumu Değiştirebilir mi?
İnsan mecazlarla konuşmaya başladığı ilk andan itibaren, hayatın anlamı bir kıvılcım saçan taştan coşkun nehirlere dönüştü; ufuklarda toz yeşerdi, akıllar çiçek açtı ve bilinç, daha sonra kitaplar dünyasında “edebiyat” adıyla kayıt altına alınacak büyülü bir tohumdan filizlendi.
Edebiyat, istişarelerle hazırlanmış bir anayasa ya da protokollerle onaylanmış bir yasa olarak ortaya çıkmadı. O, insanın derinliklerine serin bir gölge gibi süzülen gizli bir ses olarak geldi; önce insanın özünü yeniden şekillendirdi, ardından zamanla onun çevresindeki dünyayı dönüştürmesine öncülük etti.
Yeryüzünde hiçbir toplum yalnızca kanunlar ve sistemler sayesinde değişmedi. Çünkü akıllar değişse bile kalpler terbiye edilmezse dönüşüm eksik kalır. Kalpleri eğiten ise edebiyattır. Kanunun ulaşamadığı yerlere ulaşır, insan ruhunun gizli köşelerine sızar; uykuya dalmış vicdanı uyandırır, boğazlarda düğümlenen soruları dile getirir.
Nice şiir mısraları özgür insanların dilinde yankılanmış, büyük toplumsal dalgalanmaların fitilini ateşlemiştir. Fırtınaların yakıcılığını, direnenlerin gözünde serin bir melteme dönüştürmüştür.
“Kanlı özgürlüğün bir kapısı vardır,
O kapı, kana bulanmış ellerle çalınır.”
Peki, John Steinbeck’in “Gazap Üzümleri” adlı romanı yalnızca bir hikâye miydi? Hayır. O, insanlığın açık yaralarından birini dünyanın vicdanına taşıyan güçlü bir çığlıktı. Yoksulluğu hayatın kenarından alıp insan bilincinin merkezine yerleştirdi. Samimi fikri, ateşin kuru otları sardığı gibi dilden dile yayıldı. Dünyanın neresinde ezilen bir insan varsa, o romanın sayfalarında kendi sesinden bir yankı buldu.
Çünkü büyük edebiyat belirli bir coğrafyaya değil, insanın kalbine aittir. Belki de bu yüzden Nelson Mandela gibi isimler, sözün gücüne ve edebiyatın bilinci arındırma kudretine inandılar. Yirmi yedi yılını karanlık bir hücrede geçiren Mandela, dışarıya yalnızca özgür bir insan olarak değil; daha derin bir bilgelikle, halkını birleştirme idealini taşıyan bir lider olarak çıktı. İşte edebiyatın mucizesi burada ortaya çıkar: İnsana hem karşısındaki düşmanı hem de kendi içindeki canavarı yenmeyi öğretir.
Ebu’l-Kasım eş-Şâbî’nin şiirleri, Arap dünyasında özgürlüğün ölümsüz marşlarından biri değil midir?
“Bir gün halk yaşamayı isterse,
Kader mutlaka ona cevap verir.
Zincirler mutlaka çözülür,
Ve mutlaka kırılır.”
Hayatınızda hiç eğitim almamış olmasına rağmen bu dizeleri ezbere söyleyen insanlarla karşılaşmadınız mı?
Yine Ahmet Şevki’nin şu unutulmaz mısrası, anneliğin toplumdaki yerini ortak hafızamıza kazımadı mı?
“Anne bir okuldur;
Onu iyi hazırlarsan,
Temiz soylu bir millet yetiştirirsin.”
Victor Hugo’nun “Sefiller” romanı da açlığın, yoksulluğun ve insan onurunun evrensel derslerinden biri değil midir? Bu eser, siyasi raporlardaki rakamları ete kemiğe büründürmüş; acıya bir yüz, gözler, gözyaşları ve haysiyet kazandırmıştır. Onu okuyan insan, çoğu zaman eskisinden daha az zalim, daha çok merhamet sahibi olur.
Bunlar, edebiyatın insanlığa bıraktığı büyük mirastan yalnızca birkaç örnektir. Çünkü edebiyat yalnızca hayatın görünen yüzünü değiştirmez; insan bilincinin derin yapısını dönüştürür. O, değişimi bir anda gerçekleştirmez. Önce bir fikir eker, sonra zamanı o fikri gerçeğe dönüştürmekle baş başa bırakır.
Bu nedenle edebiyat, yeryüzünde acı çeken bir kalp, anlam arayan bir insan ve teknolojiyle dolu fakat ruhen boşalan dünyada nefessiz kalmaktan korkan bir ruh var oldukça toplumları değiştirmeye devam edecektir.
Toplumlar yasalarla ayakta kalabilir; ancak insanlıklarını koruyabilmeleri için edebiyata ihtiyaç duyarlar.
Ve belki de yalnızca edebiyata...
Mustafa Abdülmelik es-Sumeydi
Yemen
Yorum Yazın