Yorumlar
Selda
Harika bir yazı aynı şeyleri yaşamış biri olarak çocukluğuma gittim teşekürler
Biz çocuktuk, ama çocukluğumuzu yaşamayan çocuklardık. O dönemde sadece iki kardeştik: ablam ve ben. Daha erkek kardeşlerim doğmamıştı. Fakirdik ve Ankara'da küçük bir evde yaşıyorduk. Ablam yedi yaşındaydı, ben ise beş. Annemle babam yılın altı ayı birbirlerinden ayrılmak zorunda kalırlardı. Annemle birlikte memleketimizdeki evimize giderdik, Niğde'nin Bor ilçesinde tek katlı, toprak damlı eski bir dede yadigârı evde yaklaşık altı ay kalırdık. Diğer altı ayı ise Ankara'da babamın yanında geçirirdik.
Memlekette, annem hem evimizin kışlık erzaklarını yapardı hem de ananemle birlikte el dokuması yün halılar dokurdu. Bu halılar, özel bir sıvının içinde günlerce bekletilir, boyanır, renkleri sabitlensin diye özenle işlenir ve hazırlanırdı. Halıların modelleri özenle seçilen kâğıtlar üzerine çizilirdi ve annem bu motifleri hatasız bir şekilde dokurdu. Yıllar sonra bile annemin dokuduğu halılar hala kıymetini korurdu.
Annem hiçbir şeyi ziyan etmezdi. Bir gün çuval içinde biriken rengârenk ipleri gördüm ve anneme sordum: "Anne, bunlar gerekli mi, biraz alabilir miyim?" Annem cevap verdi, "Kızım, bu ipler artık senin için. Seninle bebekler yapacağım." Annem, iki çubuğu birbirine çatar, üzerine bezleri diker, içine pamuk doldurur ve düğmelerle gözler yapar, böylece el yapımı oyuncak bebekler yapardı. Bizim çarşıdan satın alınmış oyuncaklarımız olmamıştı, çünkü ailemiz geçinmekte zorlanıyordu.
Annem ve babam görücü usulü evlenmişlerdi, ama birbirlerini çok seviyorlardı ve bu sevgiyle bağlıydılar. Bu sevgiyi ve saygıyı bize öğrettiler ve onların öğretileriyle büyüdük. Annemizin ve babamızın nasıl sevileceğini ve birbirlerine nasıl saygı gösterilmesi gerektiğini onlardan öğrendik. Annemiz ve babamızın yetiştirdiği, ahlaki değerlere önem veren, merhametli ve sevgi dolu bir ailenin çocuklarıydık.
Annem, sütü eşit şekilde dağıtırdı, bir bardakla herkese aynı miktarda verirdi. Sevgi ve adalet konusunda örnek bir annemizdi. Annemiz bize her şeyi öğretirdi, evin nasıl temizleneceği, düzenin nasıl korunacağı ve elimizdeki malzemelerle nasıl üretim yapabileceğimizi öğrendik. Halılardan arta kalan iplerle kilim dokurdu, hatta minik kilimimizi o dokumuştu. Babam da tahtalardan küçük sedirler yapar, oyun köşemizi oluştururdu. Bu köşede üzerinde gül desenleri bulunan küçük bir dokuma kilimi serer, biz de mutlu oyunlar oynardık. Annem dikiş bilirdi, bebeklerimize minik yastıklar, yorganlar ve yataklar yapardı. Babam ise bebeklerimizin elbiseleri için tellerden askılar yapardı. Çevremizde daha varlıklı aileler vardı, çocukları satın alınan oyuncaklarla mutlu olmayı bilmezlerdi. Bizim el yapımı oyuncaklarımıza gıpta ile bakarlardı.
Bir gün babam, gece yarılarındaki tık tık seslerinin nedenini açıkladı. Elindeki yara izini görünce sordum, "Babacığım, bu nedir?" Babam, "Bir şey değil, yavrum, tel yırttı sadece," diye cevap verdi. Şimdi anlamıştım, o tık tık sesleri beşiği yaparken geliyordu. Babam, bana sürpriz yaparak bir beşik getirdi. O beşiği sert tellerden bükerek ve şekil vererek yapmıştı. Annem ise içine kenarları dantelli yorgan ve sanki gerçekmiş gibi incecik bebek yatağı ile saten başlıklı iki tane bebek yastığı yapmıştı. Beşiğe yerleştirildiğinde, benim için bir doğum günü hediyesiydi ve ablam kıskanmıştı. Babam, onu üzmek istemediği için, "Leyla, bak kızım, birlikte oynayacaksınız. Bu yüzden sana da bir tane yaptım. Birbirinizle didişmeden kardeşçe oynayın," dedi. Ama anlayışlı bir şekilde sadece bir tane yapabilmişti, çünkü ablam okula gitmeye başlayacaktı ve bu yıl son kez memlekete gidebilecektik.
O bahar, mart ayında yine memlekete gittik. Annem, salça, bulgur, kuru tarhana, peynir derken ağustos ortasına kadar kalacaktık. Turşularımızı ve sebze kurularını bile hazırlardı. Annem, becerikli ve fedakâr bir kadındı. Halılar dokunacak, denkleri ve tezgâhları kurulacaktı. Halıcılar gelip modelleri verir, en kısa sürede bitirmelerini isterdi. Annem şöyle dedi, "Bu üç halı bittikten sonra elimize ciddi bir miktar para geçecek, o zaman size oyuncak alacağım, söz." Sevinçten havalara uçmuştum, ama aynı zamanda annemi üzmek istemedim. "Anneciğim, senin yaptığın bebeklerimi daha çok seviyorum. Onları kendimiz yapabiliyoruz ve mis gibi kokuyorlar," dedim. Annem, "Olur, kızım, kimseye gözünüz kalmasın. Hem siz beni hiç üzmüyorsunuz, bu hediye size hak ettiniz," diye cevap verdi. O geceyi hiç unutamam. Ablam, bebeğini alıp yatağına gitti ve ben ilk defa onu kıskanmıştım. O, benden daha hassastı ve annem de bu huyunu biliyordu. Bu yüzden ilk bebeği ona yapmıştı.
Ertesi gün annem ve ablam birlikte bebeğimi yapmaya başladılar. Önce başı, sonra bedeni, kolları ve bacakları şekillendirildi. Bebeğin yüzünü yaparken annem, gözleri açılıp kapanan bir bebek yapmamızı önerdi. Düğme kullanmadan iğne ve tığ ile göz, ağız ve burun yapmayı öğrendik. Renkleri seçerken bize soruyor, etekleri ve yelekleri örüyorduk. Saçları yaparken sarı saçları ve mavi gözleri olan bir kız olmasını istedim. Sonunda, saçları sarı, gözleri mavi bir kızımız vardı. Bu bebeklerin yeleği pembe, eteği griydi. Her şeyiyle mükemmeldi. Annem, bu bebeklerin ileride ekmek parası olacağını bilmiyorduk. O bebeklerin yaratıcısı olan anneme minnettarlıkla baktık.
Halılar bitmişti ve dedem onları alıp götürdü. Biz de öğlene kadar hazırlandık ve halıcı Ahmet amcanın dükkânına gittik. Bizi içeri davet etti ve horoz şekerlerden verdi. Annem, artık her dönem sizden üç değil altı halı yapmanızı istiyor, dedi. Annem bu işi Ankara'da da yapmaya başladı ve satmaya başladı. Belki de şimdi meşhur olan el yapımı bebeklerin öncüsüydü, hem de kendi yaptığı halıların artık iplerini kullanarak.
Annemden çok şey öğrendik. O bize emeğin hiçbir zaman ziyan olmadığını öğretti. Biz, oyuncak kasabasının insanları olarak, ürettiklerimizle ve yaşadıklarımızla bağlıydık. Oyuncaklarımızın, topların, yapma çiçeklerin, arabaların, saç kurdelelerinin ve elbiselerin tadını çıkarırken, annemizin öğrettikleriyle büyüdük. Hayatta emek her zaman ödüllendirilir, bu gerçeği annemizin yaşam felsefesinden ve ürettiğimiz oyuncaklardan öğrendik. Bizler, bir oyuncak kasabasının insanları olarak, bu kimliğimizden gurur duyuyoruz.
İÇİMDE BİR TETİK ŞİİR
Üst üste katlandı acının seyri
Islak bir yoldan geçti zaman
Çatlamış duvarlarından geçti
Toprağı örten kuru yapraklar
Taşlıklar, anımsamalar
Unutmak zor kadim gülleri
Dikeni kanıyordu gülün sabah sabah
Özüne batmadan yanılsamalar
Toprakta sevgisiz kuşlar, sessizlik
Suda iz, havada ses, bahçede nefes
Kimse yoktu, hiç kimse konuşmuyor
Hiç kimse uyumuyordu derin derin
Hayaletler dikildi başımıza
Solgun siluetler, sırıtan sanrılar
Koyu bir acı akıyor damarlarda
Saat karanlığın ibresi
İniltili çay bardakları
Süründükçe azalan ırmaklar, sazlıklar
Yosun kokularını içen deniz
Katlanan acının seyrindeyim..
İçimde bir tetik şiir
Ha vurdu ha vuracak..
Maviye beş kala silin beni…

Yorum Yazın